Kariyer Oluşumu: Doğru Tercihler

question-mark

Bireylerin eğitim tercihleri onların geleceklerini belirleyen temel faktördür. Gelecek planları, daha doğrusu gelecek kaygısı zaten neredeyse toplumun her alanını ele geçirmiş bir olgudur. “Acaba kurduğum şirket başarıya ulaşacak mı?”, “Evlendikten sonra nasıl bir hayatım olacak?”, “Üniversite bitince ne yapacağım?” vs. gibi sorular her zaman için kafamızı meşgul eden ve bütün planlarımızın gidişatını belirleyen sorulardır.

Hayatımızda yaptığımız tercihler bizim geleceğimizi belirler ve bu tercihler doğrultusunda yaşamlarımızı değiştiririz, yıkarız ya da sil baştan kurarız. Geleceğimiz bir nevi maddi açıdan bakarsak ne kadar para kazandığımıza da bağlıdır. Eğer yeteri kadar para kazanabiliyorsak yeteri kadar geçinebiliriz. Zaten dünyamızda her şey maddi yönde gelişmeye ve para maskesinin altına saklanmaya başlıyor. Para kazanmak içinse iyi bir eğitim ve beraberinde de iyi bir kariyer gerekiyor. Ancak bu talepleri karşılayabilecek kurumlar yeterli mi ve de bu kurumların öğrenci seçimi doğru bir yöntemle mi yapılıyor?

Eski okulumdan bir arkadaşımla gelecek üzerine muhabbet ettiğimiz sırada bana “Mütercim tercüman olmak istiyorum ama Avusturya’da Viyana Üniversitesi’nde okumak istiyorum. Hem dil konusunda daha etkin olabilirim hem de Türkiye’den uzaklaşma imkânı bulmuş olabilirim.” demişti bana.

Sizce bunu neden gelecek planları arasında yapmak istiyor? Yani neden Türkiye’den uzaklaşmak istiyor? Türkiye’nin eğitim sistemine baktığımız zaman amacın işini severek yapan ve bu konuda yetkin olan bireyler yetiştirmektense okusun da adam olsun zihniyetiyle bireyler yetiştirmek olduğu görebiliriz. Tamam, bunun dışında kalan eğitim kurumları da var ancak toplumumuz tarafından üniversiteler adam olma kurumu olarak görülüyor. Para kazanabilme meselesine girmiyorum bile.

Türkiye’de son zamanlarda 170’i aşkın sayıda üniversite kurulmuş durumda, ancak bu üniversiteler yeterli bir eğitime sahip değilse bu ülkeyi kalkındırması planlanan yetkin bireyler nasıl yetişecek? Yeterli bir eğitim bu dersi veren öğretmenlerin yetkinliğiyle sınırlıdır. Bu kadar çok açılmış olan üniversitelerin her birinde mükemmel düzeyde işinin ehli öğretim üyeleri bulmak mümkün değil. Doğal olarak alanında iyi olmayan öğretim üyelerinin öğrencileri de onların bildiklerinden öteye geçemiyorlar. Öğrencinin öğrenebildiği öğretmenin rehberlik ederek öğretebildiğiyle sınırlıdır denilebilir.

Ülkemizde eğitim şartlar böyleyken nasıl “mükemmel toplum kalkındırıcı bireyler”in bu üniversitelerden çıkmasını beklenebilir ki? E hal böyleyken zaten alanlarında iyi olan öğrenciler, iyi eğitim kurumlarından eğitim almış olan öğrenciler soluğu yabancı üniversitelerde almak için ellerinden ne geliyorsa yapıyorlar. “Lisede AFS, YES gibi yabancı okullarla lise değişim programı varmış; yine lisede İB diye uluslararası diploma veren okullar varmış; üniversitede ERASMUS diye bir öğrenci değişim programı varmış; olmadı zaten mastırı doktorayı yurtdışında yaparız…” gibi düşünen birçok iyi yetişmiş birey bu düşüncelerle kapağı yurtdışına atmanın yollarını arıyor.

Şu anda bulunduğum okul genellikle mezunlarının bir kısmını yabancı üniversitelere burslu olarak yollayan bir okul. Okuluma gelen birkaç milletvekili bize “Neden Türkiye’de kalmıyorsunuz da yabancı ülkelere gidip de orada kalıyorsunuz?” diye genel bir sitemde bulunmuştu. Eğer bu devlet bu gibi “süper beyin” olarak adlandırılan çocuklara yeterli olacak bir eğitim kurumuna sahip değilse ve bu eğitim kurumunun yanı sıra eğer devlet bu çocuklara iş imkânı sağlayamıyorsa neden Türkiye tercih edilsin ki? Üstüne üstlük ülkemizin en iyi üniversitelerine sadece kendini ezberlemeye, test çözmeye ve sürekli sosyal hayatını kısıtlamaya alıştırmış bireyler girerken başka konularda –müzik, resim, sosyal becerileri, toplumsal faaliyetleri, vb. gibi konularda- başarılı olan bireyler oturup test çözmeyi tercih etmedikleri ve hayatlarını daha olumlu bir şeye çevirmeye çalıştıkları için bu mükemmel eğitim veren üniversitelere giremiyorlar.

Yabancı üniversitelerin kabul sisteminde bireylerin karakterleri de dâhil olmak üzere her türlü becerileri göz önünde bulundurulur. Tercih edilme konusunda da en temel farklılık buradan başlıyor. Eğitim açısından olan farklılıksa bu bireylerin tercihlerini yabacı ülkelere doğru çekerken kariyerlerini de orada temellendiriyor. Sonuç olarak birey kendisi için en iyisini temenni ediyor ve kariyer tercihini de bu doğrultuda yapıyor. Eğer birey bu en iyiyi karşılayacak bir yapıyla karşı karşıya olsaydı belki de yabancı üniversiteleri tercih etmezdi.

Daha önce de söylendiği gibi ülkemizde üniversiteler adam olma, adam etme kurumu olarak görülüyor ve de artık üniversite mezunu olmayanların iş bulması imkânsızlaşıyor. Tamam, bu ülkenin mühendise de çöpçüye de ihtiyacı var ancak eğer bireyler yaptıkları işi severek yaparlarsa bu işi mükemmellik seviyesine taşıyabilirler. Sırf ÖSYM’den alınan puanları bir yerlere yettiğince tercihini yapan öğrencilerin haddi hesabı yok. Lise öğrencileri hayallerinin mesleğinin eğitimini almak, kariyerlerini sevdikleri iş üzerine temellendirmek için bu sınava tabii tutuluyorlar ve sonuç istedikleri gibi olmadığında hayallerinden vazgeçerek puanları nereye tutuyorsa o geleceği tercih ediyorlar. Eğer bir birey hayatını kendi istemediği, mecbur kaldığı bir doğrultuda sürdürmeye kalkışırsa sonucunun pek parlak olacağını düşünmüyorum.

Belki bu bireyler hayatlarında çıkan fırsatlar doğrultusunda kendilerini yapmak zorunda bıraktıkları mesleklerde daha iyi bir ritim yakalayabilirler ancak bu fırsatların ele geçmesi de artık neredeyse imkânsızlaştı, çünkü sektörlerin ihtiyaçları artık tam anlamıyla robotlaşmış bir sistemle karşılanıyor. Ne kadar çalışan arayan kurumlar, firmalar artık karakterin de önemli olduğu, bireyin yaptığı sosyal çalışmaların da önemli olduğu bir noktaya doğru gitse de verilen eğitim ve de bu eğitim kurumları için yapılan seçim kesinlikle bu gelişmenin önünü tıkıyor. Hal böyleyken doğru kariyer ya da doğru geleceğin önü de kesilmiş oluyor. Birey ne kadar mükemmel eğitim almış olursa olsun yine iş ona düşüyor ve sistemin saçma sınavlarına çalışarak zaman kaybeden birey, sosyal ve işlevsel becerileri körelmiş olan birey, bu sektöre adapte olabilmek için kendini hırpalıyor. Çünkü bireyin eğitim-öğretim yaşantısının sonuna kadar olan süreç içerisinde sadece sonuna gelme ve bitirme kaygısı olduğu için birey kendini odaklar ve sonun sonrasında ne olacağını kaçırır. Asıl başlangıçsa sonun başında gelir ve birey bu süreç içinde kendini bu koşullara hazırlayamaz. Sektörün ihtiyaçlarının farkına varınca da kariyer başlamış olur. Yeni bir sürecin başlangıcıysa bireye eğitimin ve öğretimin bitmediğini gösterir. Çünkü sektör sürekli yeni bir şeyler arar ve bu süreçte kendini sürekli geliştirir. Bireyin bu gelişimi yakalaması ve bu süreci yakalamak içinse eğitim-öğretim hayatının kendi beceri ve imkânları çerçevesinde devam etmesi gerekir. Zaten kariyer dediğimiz şeyi de bireyin sürekli gelişen sektöre, iş hayatına kendini adapte etmesi ve onunla gelişmesi olarak adlandırabiliriz. Birey adaptasyonunu sürdürebilirse kariyerinde başarıya ulaşır.

Kariyer dediğimiz şey hem para kazandığımız hem de bireysel başarılarımızla kendimizi tatmin ettiğimiz hayatımızın parçasıdır. Ancak doğru kariyer seçimi bireyin başarılarını, çevresini mutlu edebilme yetisini ve bireysel özgürlüğünü ikiye, üçe katlar. Eğer birey kendi için doğru mesleği seçebilirse ve de seçtiği bu mesleğin gerekli eğitimini en iyi şekilde alabilirse bu ülke de kalkınmaya ulaşabilir. Mutlu bireyler mutlu toplumları da beraberinde getirir.  

Ben Kimim?

Hayat dediğimiz bu kısa maceraya 1995 yılında Ankara’da başladım. Konuşma, yürüme gibi yaşamsal faaliyetleri aile okulunda öğrendim. Bunların yanı sıra ailem iyi ve topluma yararlı bir birey olmanın temellerini bana küçük yaştan itibaren aşıladı. Böyle bir aile ortamında ve hayat çerçevesinde ben de kendimi geliştirmenin yollarını her zaman aradım.

İlkokul ve ortaokul hayatımı Teğmen Kalmaz İlköğretim Okulu’nda başladım ve tamamladım. Bir zamanlar 4 yaşında sürekli keman çalmayı isteyip duran bir kız varmış ve bu kızın da ailesinden kaynaklanan müziğe karşı yetenekleri olduğu bilinirmiş. Bu kız en sonunda yaşadığı koro deneyimlerinden, müzik öğretmeninin yönlendirmesinden ve müzik konusunda ailesinin dikkatini çekebildikten sonra 2003 yılında 8 yaşındayken Çağla Müzik Kursu’na başladı. Bu kız, yani ben müzikle olan aşkımı hala sürdürüyorum. 2003 yılından bu yana 15’i aşkın gerek bireysel gerek orkestrayla gerekse oda müziğiyle konserler verdim. Konser verdiğim salonlar arasında MEB Şura Salonu, ODTÜ Kemal Kurdaş Salonu, Koç Üniversitesi Sevgi Gönül Oditoryumu, Boğaziçi Üniversitesi Albert LongHall gibi bilindik sahneler yer alıyor. Bunun yanı sıra 2008 yılında T.C. Çankaya Kaymakamlığı İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü’nün düzenlediği klasik müzik yarışmasında kemanımla Çankaya 4.sü oldum.

Müzikteki başarılarımın yanı sıra sosyal açıdan ve de resim konusunda da çok kuvvetli olduğumu düşünüyorum. Ne kadar müzikle bu kadar içli dışlı olsam da gelecek planlarım arasında tasarımcı olmak ve insanların hayatlarında kullandıkları şeyleri değiştirerek, yenilik getirerek onların hayatlarına dokunmak istiyorum. Bu kariyerim doğrultusunda çeşitli yerlerde stajlar yapmaya ve de çeşitli eğitim programlarına katılmaya çalışıyorum.

Bence tecrübe kariyer için yapıtaşı oluşturuyor, bu yüzden de bu tecrübeleri Koleksiyon gibi yerlerde stajlarda ya da Sabancı Üniversitesi’nde yaz okulu kapsamında tasarım dersi olarak ya da Özyeğin Üniversitesi’nin Endüstri Mühendisliği Bölümü’nün lise sırasında bana verdiği çeşitli destekler sayesinde edinmeye çalışıyorum. Hayatımda önüme gelen bütün fırsatları iyi değerlendirmeye çalışıyorum.

Son zamanlarda benim için daha doğrusu lise hayatımda en önemli şeylerin başında okulum, TEV İnanç Türkeş Özel Lisesi’nin Mekatronik Kulübü geliyor. Ancak öncelikle okulumu anlatmam daha doğru olur sanırım. Türk Eğitim Vakfı’na bağlı olan bu okul kendi üç aşamalı özel sınavıyla öğrencilerini seçiyor ve eğitimi en mükemmel şekilde vermeye çalışıyor. Üç aşamalı yapmasının sebebiyse öğrencilerinin özel olmalarını istiyorlar ve bu doğrultuda üstün yetenekli ve zekâlı öğrencileri seçmek istiyorlar. Okulda 250 küsur öğrenci var ve her sınıf maksimum 14 kişilik. Anlaşılacağı üzere gerçekten de özel kişiler için özel bir yer ve benim için de çok özel bir yer. Bu okulu ise büyük rastlantılar daha doğrusu fırsatlar sonucunda öğrendim ve sınavına katıldım.

Kısacası hayatta önünüze gelen fırsatları değerlendirmek hayatınızı daha iyi bir noktaya taşıyabilir. Okulumun Mekatronik Kulübü’nde robot tasarımıyla ilgileniyorum ve ülkemizi Amerika gibi bir platformda temsil etme ayrıcalığına ulaşıyorum. Takım arkadaşlarımla birlikte imkanlarımız dâhilinde elimizden geleni yapmaya çalışıyoruz ve başarılarımızın devamı için uğraşıyoruz. Yine geleceğim için önemli bir alanda bu kulübün bir parçasıyım. Gelecek kariyerim için şimdiden çalışıyorum ve de bu doğrultuda emin adımlarla ilerlemeye çalışıyorum.

TEV İnanç Türkeş Özel Lisesi
1990 yılında ünlü girişimci ve iş adamı Sezai Türkeş, eşi İnanç Türkeş’in adını yaşatacak, maddi olanakları sınırlı üstün/özel yetenekli çocukların eğitileceği bir okul açmak için bir vakıf kurdu. Bu amaç doğrultusunda, Vakıf 1993 yılında 416 dönümlük arazi üstünde üç yüz öğrencinin yatılı eğitim göreceği Özel İnanç Lisesini açtı.

1994 ve 1995 yıllarında 20.000 m2’lik kapalı alan eğitim öğretim hizmetine girmesinin ardından 1996 Ocak ayında maddi güçlükler baş gösterdi ve inşaat çalışmalarına ara verildi.

1997 yılında uygulamaya konan zorunlu sekiz yıllık eğitim, okulun ortaokul bölümünün kapanmasına yol açtı ve öğrenci kaynağına sınırlama getirdi.

Türk Eğitim Vakfı Dönemi
Okulun belirsizlik dönemi, 1967 yılından beri başarılı ve yetenekli ancak maddi olanakları sınırlı öğrencilere eğitim olanağı sağlayan Türk Eğitim Vakfının desteğiyle sona erdi. TEV, 10 Temmuz 2002’de kurumu devralarak okulu içinde bulunduğu dar boğazdan kurtardı. Su anda okul, Türk Eğitim Vakfı İnanç Türkeş Özel Lisesi (TEVITOL) adi altında eğitimine devam etmektedir.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir